Edebiyat

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

“Çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir.” Öyle ki yalan bütün her şeyi sarsmıyor mu zaten? En ufak bir istenmeyen durumda bile yalana başvurmak kolaylaşmadı mı? Kimi zaman güveni yerle bir eder, kimi zaman gerçeğin mutlak gücünü gizler. İstenilen her şeyin üzerini örter yalan. Oysa yazarın dediği gibi her şey isyan etmelidir yalana; içimizdeki en ufak gerçeği örtme hissinden o yalanı örten örtüye kadar.
Baş karakterimiz 15 yaşında isimsiz bir gençtir ve bu genç 7 yıldır “kemik veremi” hastalığının pençesindedir. Hayatı hastane kapılarında geçen kahramanımızın ismi geçmiyor kitapta çünkü karakterin işlenişi hasta olması üzerine ve biz bir hastayı okuyoruz. Aslında okumuyoruz, hasta olup adeta yaşıyoruz hastalığı karakterle birlikte. Karakterimiz bacağı için hastaneye gittiği bir vakit uzaktan akrabası olan bir Paşa’nın köşküne onu ziyarete gider. Bu ziyarette Paşa onun bir süre köşkte kalmasını ve annesini de çağırmasını ister. Teklifi kabul eden genç annesini de çağırır ve köşkte kalmaya başlar. Bu süreçte, Paşa’nın 19 yaşındaki kızı Nüzhet’le birlikte büyüyen genç ona karşı hisleri olduğunu anlamaya başlar. Ne var ki başta karşılıksız kalmaz bu hisler ve içi umutla dolar gencin lakin ortada Doktor Ragıp meselesi vardır. Doktor Ragıp Nüzhet’le izdivaç yapmak istiyordur. Ev halkı bu durumda ikiye bölünmüş durumdadır; Nüzhet’in annesi bu izdivacın olmasını istemektedir fakat Paşa istememektedir. Nüzhet ise bu konuyu pek ciddiye almamaktadır. Doktorun ona söylediği gibi havadar ve stresten uzak bir ortam için Paşa’nın Erenköy’deki köşkü biçilmiş kaftan gibi gözükse de her şey sarpa sarmaya başlar. Nüzhet’in annesi zamanla gencin hastalığının bulaşıcı ve mikrobik olduğunu söylemeye başlar Nüzhet’e ve genç bunu tesadüfen duyar. Genç o akşam köşkten ayrılmaya karar verir fakat o zaman da annesi çıkagelmiştir ve birkaç gün daha köşkte kalmak zorunda kalır. O akşam yemeğe Ragıp Bey ve annesi de gelir. Yemekteyken, büyük bir tartışmaya tutuşur karakterimiz Paşa ve Ragıp Bey ile. Her ne kadar yükselen nabzı düşürmek için sussa da iş işten geçmiştir artık ve Paşa ile gencin arası açılmıştır. Felaketler birbirini izler; morali bozulan gencin bacağı iyileşmeye sürecindeyken birden iyice kötüleşmeye başlar. Ameliyat edilmesi hatta gerekirse kesilmesi gerekiyordur bacağının. Oldukça zorlu geçen bu süreçten sonra, ameliyat için dokuzuncu hariciye koğuşuna yatırılır hastamız. Doktorların gayreti sonucu bacağı biraz kısalmakla birlikte kesilmekten kurtulur ve hastalığı iyileşir gencin. Hastaneden aldığı haberler ise Paşa’nın ölüm döşeğinde olduğu, onu görmek istediği ve Nüzhet’in evlendiği yönündedir. Kitabın sonu hastaneden çıkarken yazılan notlardan oluşuyor ve şöyle diyor Peyami Safa “Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.” Koğuş hakkındaki düşünceleri ise yine içindeki insanlara karşı oluyor “Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden gayet iyi tanıyorum. Üstümden çıkarıp yatağa attığım robdöşambr içinde, ebediyen aynı insan bulunacak: Hasta.”
İlk önce Cumhuriyet Gazetesi’nde tefrika halinde yayımlanan roman, ilk kez 1930 yılında basılmıştır fakat asıl ilgiyi 1937 yılında yapılan baskısıyla üzerine çekmiştir. Ayrıca roman otobiyografik bir özellik taşıyarak Peyami Safa’nın çocukluk ve gençlik döneminden derin izler sunuyor bize. Safa’nın sol kol mafsalındaki rahatsızlık romanda diz olarak değiştirilmiş. Acının tahlilini bu denli kuvvetli hissettiren bir yazar oluşu belki aynı acıları kendisi de yaşamış olmasından kaynaklıdır. O hastanenin kokusu ciğerlerinize doluveriyor, karakterin bacağına yapılan pansuman sizin canınızı yakıverir, siz de sıkılırsınız ve korkarsınız o duvarlar arasında dokuzuncu hariciye koğuşunda. O kadar sahici ve derinden anlatmış ki Peyami Safa bunları. Ayrıca romanın gerçekten de insansı bir tarafı var; acıyı, sevinci, aşkı, felaketi, umudu ve umutsuzluğu kısacık bir romana sığdırarak o kısacık sayfalarda hayatın farklı renklerini sunuyor bize.
Ahmet Hamdi Tanpınar her şeyi özetlemiş aslında bizim için; “Acının ve ıstırabın yegane kitabı” diyor ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na. Kısacası okurken karakterin kendisi olduğunuz ve psikolojik romana başlamak için en iyi eserlerden birisidir. Ayrıca roman, 1967 yılında aynı adla beyaz perdeye de uyarlanmış, başrollerinde de usta oyuncularımız Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet bulunuyor. Şimdiden iyi okumalar, iyi seyirler!

İlayda İNCE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir