Edebiyat

SATRANÇ

“İnsan sabahtan akşama kadar bir şeyler olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.” Yaşamımızda böyle geçmez mi zaten? Ömür boyu bir şeyleri bekleriz. Huzuru bekleriz, mutluluğu bekleriz, aşkı bekleriz, ölümü bekleriz. Bekler dururuz hep. Beklemekle nereye varırız peki? Bir şeylerin bize gelmesini beklemek yerine anı yaşamalıyız aslında. Çünkü önemli olan tek an içinde bulunduğumuz şu andır.

New York’tan Buenos Aires’e gitmekte olan bir gemi yolculuğunda geçer hikayemiz. Bu gemide tamamen rastlantı sonucu karşılaşan üç kişi; Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, uzun süredir satrançla arasında mesafe bulunan Dr. B. ve sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcımız. Gün geçtikçe gemide bir satranç şampiyonu olduğu kulaktan kulağa yayılır. Petrol zengini bir iş adamı olan McConnor para karşılığında şampiyona satranç maçı teklif eder ve Czentovic bunu seve seve kabul eder. Yenilen McConnor hırs yaparak rövanş ister ve bir maç daha teklif eder. İkinci maçı da kaybetmek üzereyken biri çıkagelir ve McConnor’a taktik verir. Bu kişi sayesinde maç beraberlikle sonuçlanır. Gelen kişi ise Dr. B.’dir. McConnor yardım aldığı Dr. B.’ye parasını vererek Czentovic ile maç yapmasını söyler. Dr. B. bu teklifi reddeder çünkü 25 yıldır hiç satranç oynamamıştır. Bunun imkansız olduğunu söyleyerek yanlarından ayrılır. Fakat McConnor ve çevredekiler, Dr. B.’nin Czentovic’i yenmesini çok istedikleri için aralarından birini seçerek Dr. B.’yi ikna etmesi için güverteye yollarlar. Bu sefer Dr. B. kendi hikayesini anlatmaya başlar: Seneler önce, hükümetten gizli işler yaptığı gerekçesiyle tutuklanır Dr. B. fakat hapis yerine içinde yalnız bir koltuk, dolap, leğen ve küçük parmaklıklı bir pencere olan alçak tavanlı bir odada tutulur. Başlarda her şey normalken, zaman geçtikçe saati ve zamanı bilemez olur, gördüğü tek insan ise yemeğini getiren ve tek kelime etmeyen gardiyandır. Tek yaptığı pencereden görülen duvarı izlemektir ve beyin fonksiyonlarını yitirmeye başlar. Zaman zaman sorguya götürülmek için odasından çıkmaktadır. Bir gün sorgu için beklediği odadaki askıda duran asker montunun cebinde bir kitap görür ve onu alır. Çok mutlu olmuştur çünkü uzun zamandan sonra beynini çalıştıracak bir aktivitesi olmuştur. Kitabı açınca, bunun bir satranç oyunları kitabı olduğunu görür. Başta hayal kırıklığına uğrar fakat sonraları ekmek içinden satranç taşları yapmaya başlar. Kareli yatak örtüsünü de satranç tahtası olarak kullanarak kitabın içindeki bütün oyunları oynamaya başlar. Zaman geçtikçe artık taşlara ve tahtaya ihtiyaç duymadan zihninde satranç oynamaya başlar Dr. B. Bir süre sonra saplantı halini alan bu durum onu gereğinden fazla heyecanlandırıyordur. Kendi kendine oynayıp bu sefer kaybedince kendisine kızmaya başlar. Bir seferinde yine kendisine karşı kaybedince sinir krizi geçirir ve eliyle camı kırarak elini keser. Ardından hastaneye kaldırılır. Doktor onu soyadından tanımıştır ve onu hastaneden çıkartır. Artık hürdür Dr. B. Fakat bir daha satranç oynamamaya kararlıdır. Ta ki gemide karşılaşana kadar. Sonunda Czentovic ile oynamayı kabul eder. Ertesi gün oynamaya başlarlar fakat Czentovic kaybedeceğini anlayınca pes eder. Dr. B. Yetinmez ve bir el daha oynamak ister fakat yine gereğinden fazla heyecanlanmaya başlar. En sonunda sinir krizi tekrar nüksetmeye başlayınca kendine gelir Dr. B. ve oyunu bırakarak masada Czentovic’i satranç taşları ile baş başa bırakır.

Avusturyalı Yahudi bir yazardır Stefan Zweig bu yüzden yaşadığı dönemde nazi baskıları ve kitaplarının yakılmasından ötürü ülkesini terk etmiş ve Londra’da yaşamaya başlamıştır. Bütün yaşadıklarına rağmen yazmayı bırakmamış aksine oldukça üretken bir yazar olmayı başarmıştır. Pek çok ülkede konferanslar vermiş, ünlü insanlarla tanışmış ve edebiyat dünyasında daha da tanınmıştır. Bir konferans için gittiği Brezilya’ya yerleşen yazar, Satranç’ı da ölümünden kısa bir süre önce burada kaleme almıştır. Kitabın arka kapağında da değindiği gibi oldukça geniş bir psikoloji birikimi olan Zweig, bunu eserlerinde bütünüyle kullanmış ender yazarlardandır. Satranç ise ölmeden kısa süre önce yazdığı için hayatındaki tüm birikimleri aktardığı bir eserdir aslında. Eserde oldukça fazla psikolojik betimleme bulunmaktadır ve ülkesindeyken yaşadığı o baskıcı atmosferin izleri görülmektedir. 1942 yılında, nazizmin yok olacağına dair inancını kaybeden Zweig, bir gün bir soda şişesinin içine zehir katıp birkaç yudum içmiş ve ardından şişeyi eşi Lotte Zweig’a uzatarak “ Yanıma gelmek arzusundaysan eğer bunu istediğin zaman yapabilirsin…” demiş. Eşi ise ona “Beni seviyor musun” diye sormuş. “Evet” cevabını veren Zweig ve eşi ölüme yürümüşler birlikte.

“Bize hiçbir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz.”

İlayda İNCE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir