Sanat,  Tiyatro

100 Yıllık Bir Gelenek

Geçmişle gelecek arasında kurulan en elzem köprülerden biridir yadigârlar.
Sevgi bedenlerimizi, yaşanmışlıklara tanık olan nesneler de ruhlarımızı bağlar
birbirine. Geleceğin ışığının kaynağı, geçmişten kalan bu değerli somut
eşyalardır. Onlara özen gösterdiğimiz ölçüde önümüzü görebilir, sağlam
adımlarla ilerleyebiliriz.

Son haftalarda tiyatro alanında gördüğümüz kavuk da hikâyesi yaklaşık bir
asır önce başlayan canlı bir hazine. Eskilerin elvermek diye tabir ettiği,
Temaşa sanatının devamlılığını sağlayan bir kültür köprüsü.

Kısaca Tulûat Sanatı: Tulû kelimesi güneşin veya yıldızın doğuşunu ifade
ederken, çoğulu olan Tulûat kelimesi doğaçlama anlamını taşır. Geleneksel orta
oyunumuzun sahnelenmesi ve batı tiyatrosundan örneklerle karıştırılması Tulûat
tiyatrosunu meydana getirir. İskelet bir metin üzerinden tamamıyla doğaçlamaya
dayanan; oyuncuların kendine has diyaloglarını ürettikleri, hazır cevap olmak
gibi keskin zekâ becerilerini gösterdikleri çok mühim bir sahne sanatıdır.
Günümüzde yapılmıyor olmakla birlikte bu gelenekten yetişmiş Ferhan Şensoy ve
Zihni Göktay ustalarımız Ortaoyunun canlı birer örneğidir.

Hikâyesine değinmek gerekirse uzun uzadıya şöyle anlatabilirim,

Kadıköy’de çocuk yaşta yoğurtçuluk yaparken, heveslisi olduğu tiyatroya
başlar minik Hasan, Ortaoyunun nişanesi olan kavuğunun günümüze kadar
uzanacağını bilmeden. Bulunduğu toplulukta dönemin komiği Abdülrezzak
Efendi’nin bütün oyunlarını izler ve rollerini ezberler. Ama kendini ön planda
gösteremediğinden ötürü bulunduğu ekiple anlaşamaz ve topluluktan ayrılır.
Şöhretini ilerleyen süreçte saray oyunculuğuna alınmasıyla başlatan Hasan
Efendi, yarattığı “aptal uşak “tiplemesiyle Tulûat sanatının en gözde
isimlerinden olur. Buna ilaveten, Abdülrezzak Efendinin yarattığı İbiş
tiplemesini kısık sesine rağmen hazırcevap olma yeteneğiyle uzun yıllar
yaşatır. Saçı olmadığı için halk arasında Kel Han olarak tanınır.

Çırağı İsmail Dümbüllü’ye -yukarıda bahsettiğim “el vermek “manasında-
kavuğunu teslim eder Kel Hasan Efendi. Bunun anlamı; Temaşa sanatının
yaşatılması için ustanın buna layık olan oyuncuyu seçmesi olabilir kanımca. Ve
kavukla birlikte fesini de verir çırağına. Fes ise benzer bir işlevi taşır;
Tulûat geleneğimizin bir nişanesidir.

Amatör tiyatro hayatına Karagöz Hüseyin’in sahnesinde başlayıp, onu
pişirecek ve yoğuracak Kel Hasan Efendi’nin tiyatrolarında profesyonel olarak
oyunlara başlar İsmail Hakkı Dümbüllü Ortaoyunun ve Tulûatın son temsilcisi
olacağını bilmeden.  Burada Tulûat sanatının her zerresini ustasından
öğrenerek kendi yorumunu kattığı “Dümbüllü Tarzı “nı oluşturur ve Hilâl
Tiyatrosunda perdelerini açar.

Esasen Dümbüllü’nün kavuğu ve fesi devredeceği biri yoktur ama bir dönem
ortaoyunuyla ilgilenmiş sinema sanatçısı olarak tanınan Münir Özkul’u, Kanlı Nigâr
oyununda izleme fırsatı bulur, ona hayran kalır. Ardından kavuğunu ve fesi
oyundan sonra kulise gelerek (sonra törende yapılacaktır )  Özkul’a teslim
eder.

Dümbüllü’nün “Sen kitaplı tiyatrodan geliyor olsan da yerine göre pişekar
yerine göre kavuklu olmayı başardın. “Dediği, paşa torunu olarak ailesinin
gözdesi olan ama büyüyünce paşa değil de aktör olan üçüncü kavuklu birçoğumuzun
Mahmut Hoca karakteriyle tanıdığı Münir Özkul’dur. Çekingen, içine kapanık,
sessiz ama bir o kadar da cesur minik Münir ailesinden gizli olarak Bakırköy
Halkevine giderek başlar tiyatroya, oynayacağı bir oyunla, imrenerek izlediği
ustasının ona hediye edeceği mirası bilmeden.

Münir Özkul kavuğu, Ses Tiyatrosunun hisseli sahibi olup orayı sinemadan
tekrar tiyatro sahnesine çeviren, İstanbul’u Satıyorum adlı tiyatro oyununda
rol arkadaşı olarak yer aldığı Ferhan Şensoy’a teslim etmiştir. Fesi ise Müjdat
Gezegene devretmiştir. (Sonrasında Müjdat Gezen öğrencisi Şevket Çoruh’a
verecektir.)

1989 yılında kavuğu devralan Ferhan Şensoy, kendi kurduğu ve oyunlar yazıp
yönettiği Orta Oyuncular Topluluğundaki Rasim Öztekin’e bırakır emanetini.

Kadıköy Halk Eğitim’de tiyatroya adım atan ve sonra profesyonel oyuncu
olarak Orta Oyuncular Topluluğuna katılan beşinci kavuklu Rasim Öztekin, kalp
rahatsızlığının canlı performansa izin vermemesi sebebiyle “kavuklu sahnede
olmalıdır, ben artık sahneye çıkamayacaksam kavuklu olmamın bir anlamı yok “diyerek
kavuğu Baba Sahnenin kurucusu Şevket Çoruh’a teslim etme kararı alır.

Böylelikle hem kavuk hem fes Münir Özkul’dan sonra yine tek bir oyuncunun
elindedir.

Sanatın içinde var olup üreten her birey için böylesine değerli bir sembolle
taçlandırılmak çok kutsaldır. Eminim ki 6. Kavuklu Şevket Çoruh da bunu
hakkıyla yerine getirip, geleneğin devamlılığında bayraktar olacak kişiye ve
kişilere kavuğu ve fesi devredecektir.

– Gelecekteki hedeflerine ulaşacak olanlar, içinde bulunduğu zamanın her
zerresini emekle işleyenler değil miydi? –

Böyle eşsiz geleneklerin, törenlerin bir parçası olmak insanı malum ömründe
bahtiyar eder. Aslında hepimiz evren gibi gerçek bir bütünün birer parçasıyız.
Ve emek verdikçe o parçaya dâhil olabiliriz. Onu var eder ve onunla var oluruz.

Yaşamımıza anlam katacak olan, yaptığımız işi bir şeylere lâyık görülmek
için değil bütünün bir parçası olarak bir amaca hizmet ettiğimiz için
yapmaktır. Böylesi her zaman daha manidardır. Emeğin gücüne inanan, çabalayan,
üreten her canlı, ruhu bedenden ayrıldıktan sonra da olsa muhakkak ki evren
tarafından mükâfatlandırılır.

Bütünün içinde var olarak anlam bulduğunuz bir yaşamı ruhunuza sindirmeniz
dileğiyle…

Oyun Önerisi: Kanlı Nigâr

Yunus Yasin Önal

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir