Biyoloji

MUTANT SÜPER KAHRAMANLAR


‘’İnsanı anlamak istiyorsan insanı çalış’’ diyordu Alexander Pope ‘’İnsan Üzerine Denemesi’’nde. 1973’te ‘’rekombinant DNA’’nın yaratılmasıyla genetiğin kapısını aralayan biyologlar da öyle yapıyordu; insanı anlamayı öylesine istiyorlardı ki 46 kromozomlu bu canlının DNA zerreciklerine eğmişleri kafalarını, insanı çalışıyorlardı. Rekombinasyon sayesinde artık yeni gen kombinasyonları üretilebiliyordu. Bunlar halihazırda ‘’doğal’’ olarak bulunmayan gen kombinasyonlardı. Bu farklı ve yabancı kombinasyonlar biyolojide yepyeni bir kavramı doğurdu: Mutant! DNA veya RNA’sında kalıcı değişim gerçekleşen genom mutasyona uğramış oluyordu ve bu organizma artık mutant olarak adlandırılıyordu. Bu yeni ve yabancı isim yalnızca biyologların değil halkın da ilgisini çekiyordu.

‘’Mutant’’ kavramı halkın korkularına ve hayallerine yansıyınca, kendine çizgi-romanlarda yer buldu. Kasım 1961’de Marvel Comics, Fantastik Dörtlü adlı yeni bir seri başlattı. Bir roket gemisine sıkışıp kalmış 4 astronot radyasyon yağmuruna maruz kalır ve kendilerine doğa üstü güçler sağlayan mutasyonlar kazanırlar. Fantastik Dörtlü’nün başarısı daha sonra Örümcek Adam’ın yolunu açtı. Parlak bilim öğrencisi Peter Parker’ı radyoaktif bir örümcek ısırır, örümceğin mutant genleri Parker’a geçer. Okurlar bu çizgi-romanlarla mutant süperkahramanlarla tanışmıştı.

Bundan 2 yıl sonra ise X-men ile mutant hikayesi psikolojik bir boyuta taşındı. Diğerlerinden farklı olarak X-men’in teması mutantlarla normal insanlar arasındaki çatışmalardı. ‘’Normaller’’ mutantlardan şüphe duymaya başlar, mutantlar da gözaltına alınma ve linç edilme korkusuyla Yetenekli Gençler Okulu adında korunaklı bir okulda inzivaya çekilirler. Farklı yeteneklere sahip envai çeşit mutant olsa da X-men’in en ilginç yanı kurban ve zalim rollerinin değişmiş olmasıydı. 1950’lerin tipik çizgi-romanlarında insanlar canavarların elinden kurtulmaya çalışırken, X-men’de mutantlar normal insanların elinden kurtulmaya çalışıyorlardı.

Basım dünyasında yaratılan karakterler adeta biyolojideki gelişmelerden besleniyordu. 1978’de ‘’hemokromatoz’’ (demir fazlalığı) hastalığının genetik bir hastalık olduğu saptandı. Ne var ki bir hastalığın genetik olduğunu keşfetmek ile hastalığa yol açan geni belirlemek aynı şey değildi. Çalışmalar 1993’e kadar sürdü. Hemokromatoz, bağırsaklardan demir emilimini düzenleyen bir genin mutasyonu sonucu oluşur. Hastalar demiri aşırı miktarda emer ve bunun sonucu vücutları demir tortusunda boğulur. Karaciğer demirden dolayı oksijensiz kalır; pankreas çalışmaz olur. Deri önce bronz, ardından kül rengini alır. Oz Büyücüsü’ndeki Teneke Adam gibi, vücudun organları teker teker minerale dönüşür. Bunun sonucunda doku bozulmaları, organ iflasları ve ileri aşamada ölüm gerçekleşir. (Oz Büyücüsü ilk olarak kitap formunda 1900’de yayınlandı.)

‘’Teneke Adam ağlamaya başladı, ama neyse ki paslanabileceğini hatırladı ve gözyaşlarını Dorothy’nin önlüğüyle kuruladı.’’- Oz Büyücüsü
Örnekleri çoğaltılabilen bu yayınlar ve karakterler, hayal edilmeye başladıkları noktada gerçeğin ta kendisiydiler aslında.

Fantastik sanrısının altında tatmin edici izler sıralamak, biyolojinin işiydi!

Hazal EVECEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir